Ankara İstanbul İzmir ve diğer illerdeki blog travesti ve resimler için Travesti sitelerine  tıklayınız.

travesti-siteleri

Travesti

 

Adana travestileri | Sakarya travestileri | Bursa travestileri | Bolu Travestileri | Marmaris  Travestileri |Kuşadası Travestileri |Bodrum Travestileri |Elazığ Travestileri |Erzurum Travestileri | Hatay Travestileri | Samsun Travestileri | Diyarbakır Travestileri | Eskişehir Travestileri | Çanakkale Travestileri | Gaziantep Travestileri | Kayseri Travestileri | Konya Travestileri | Mersin Travestileri | Denizli Travestileri | Tekirdağ Travestileri | Balıkesir Travestileri | Kocaeli Travestileri | Alanya Travestileri | Amasya Travestileri | Düzce Travestileri | Ordu Travestileri | Aydın Travestileri | Van Travestileri |

Barbaros Şansal denince aklımıza sivri çıkışları, cesur duruşları, kendinden emin halleri geliyor. Eşcinselliğini açık olarak yaşan az sayıdaki ünlülerden olan ‘ünlü ve ünlemli yamak’ hız kesmeden devam ediyor. Kaos GL muhabiri Erkan Alçam, ‘yamak’la konuştu.

 

—Sizin için Yıldırım Mayruk’un medyatik kolu diyebilir miyiz?

Hayır. Yıldırım Mayruk benden çok daha medyatik. Çünkü o Türkiye’nin halkın oylarıyla seçilen ilk modacısı, ilk şahsi röportaj veren Türk tasarımcı terzisi, 57. koleksiyonunu sergileyerek 26 yıldır aralıksız olarak medyada senede 2 kere büyük cover yapan tek terzisi. Ben Yıldırım’ın yamağı olarak medyatiğim. Ama ben medya stratejilerini, sosyal ilişkilerini, ithalat-ihracatını, sanat direktörlüğünü yürüttüğüm ve doğru stratejiler üzerine oturduğum için öne çıkıyorum. Bir de ben biraz çatal dilliyim ya hani, batıyor millete. O yüzden dikkat çekiyor.

— Eşcinsel kimliğini açık olarak yaşayan ünlü insanları ülkemizde görmek pek mümkün olmuyor. Sizi onlardan ayıran şey ne?

Gayet belirgin ve mümkün. Öyle olmasa E–5 ve Cumhuriyet Caddesi’nin hali böyle olmaz yani. Toto Karaca’nın oynadığı Elhamra Sineması A3 diye kulübe dönmezdi. Talimhane’nin hali ortada. Bence insanlar özgür yaşıyor fakat siyasal rejimlerin homofobik yaklaşımları durumu böyle gösteriyor. Yani görünürlük açısından öyle… Mesela Seyfi Dursunoğlu’nun kadın kılığında ekrana çıkması yasak. RTÜK kadın kılığında erkeklerin TV’de olmasını artık istemiyor. Ben Can Tanrıyar’la bir akşam yemeğinde konuşurken ‘Aman abi sakın kadın kılığı işi çıkarmayın bana RTÜK’le papazı buluyoruz’ demişti. Peki, bunlar RTÜK’ün kurallarıysa anayasal haklar “Eğer eşcinselsen cinsel uzvunu kestir, hadım ol, kadın kılığına gir, seni ekrana çıkarayım” mı diyor? Yani bu kadar mı popolarından çekiniyorlar da eşcinsellerin pipileriyle uğraşıyorlar?

—Bir modacı olarak, eşcinsellik ile modacılık kavramı arasındaki meşhur ilişkilendirmelere karşı bakışınız nedir?

—Bakışım: E çok normal; çünkü çift cinsiyetli bir zeka taşıyan bir erkek bir kadını giydirebilir. Ya hayallerinde bulmak istediği ya da olmak istediği kadını çizer. Dünya modasına baktığımızda yaratıcılık anlamında yüzde 99’unu erkek nüfus kağıtlı insanlar yönetiyor. Kadınların bu meslekte çok da başarılı olmadığını görüyoruz.

– Yani heteroseksüel erkekler 1-0 geride başlıyor modaya?

10–0!

* “Hayatımda ailem olmaması gerektiğini anladım”

Hayat felsefenizi anlatır mısınız? Eşcinsel kimliğiniz hayata bakışınızı nasıl etkiledi?

İlk başlarda çok sıkıntılıydı tabi… Yaşadığınız çevreden, ailenizden, okulunuzdan, her yerden bu konuda ‘Değiş, böyle olma’ diye bir baskıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. O yüzden ben rahmetli Özal’ı inceledim ve hayatımda ailem olmaması gerektiğini anladım. Ailemi hayatımdan çıkardığımda cinsel kimliğim, düşüncelerim, özgürlüklerim konusunda sıkıntı kalmadı. Başkalarının benim hakkımda ne düşündüğünden çok 50 yaşında, vergi veren bir Türk vatandaşı olarak benim ne düşündüğüm çok daha önemli. Hayatımda kimlerin ve nelerin kalacağını değil kimlerin ve nelerin çıkacağını hesaplıyorum. Daha az koltuk, daha az marka, daha az insan, daha az düşman, daha az dost. Bu saatten sonra benim secde edeceğim tek kabe ereksiyon halindeki zekadır; o da Allah-u Teala’dır.
*Fotoğraf: Okan Bayülgen

— Buna haklı bir bencillik de diyebilir miyiz?

Egonuz ile idenizin çatıştığı bir noktada duruyorsunuz zaten toplumda. Bu coğrafyada biz erkeğe ya da kadına verilen fişlemeyle değil ayrı bir numarayla fişleniyoruz. Ben de “Madem biz üçüncü sınıfız o zaman ‘3. sınıf hamur kağıda matbaa mürekkebi hayatlar’ deyiverdim.

*“Hiçbir şey sonradan olunmuyor, öyle doğuluyor”

– Eşcinselliğinizin farkına varış ve kabulleniş süreciniz ne zaman başladı? Nasıl bir süreç geçirdiniz?

Çok küçük yaşlarda. 7 yaşında ensest var benim hayatımda. 14 yaşında bir Aczimendi tarikat üyesinin Şehzadebaşı Camii’nde tacize uğradım. Hatta çok yakın bir tarihte Ankara’da İranlı dışişleri grubunun tacizine uğradım, oteli o gece terk ettim. Bizim mecliste de var dostlarım yani. Ama hiçbir şey sonradan olunmuyor, öyle doğuluyor. Bu bir tercih değil, hastalık da… Üst üste 3 erkek doğuran kadınların yüzde doksanında 3 erkekten biri eşcinsel olarak doğuyor, yapılan istatistikler bunu gösteriyor.

— Eşcinsel olduğunuz için askere alınmadığınızı ve çürük raporu almak zorunda kalarak insan haklarına aykırı bir duruma düştüğünüzü biliyoruz. Hayatınızda buna benzer ya da sosyal olarak başka ayrımcılıklara maruz kaldınız mı?

Tabi ki. 18 yaşındaydım. O yıllarda Cemil İpekçi’den sonra ilk ben küpe taktırdım. O yıllarda Cemil, Rıfat ve ben halka göre ilk dejenere jenarosyonuz. Bodrum’da kızlı erkekli bir grup Kral Restoran’da yemek yiyorduk. Birdenbire telsizli adamlar geldi ve bizi topladı. Kafasında Coca-Cola bandı olan bir de genç arkadaşımız vardı ki gey değildi. Hepimizi karakola götürdüler, resimlerimizi çektiler ve Eskişehir’e yolladılar.Askere alınmadım, okul, tahsil hayatımda, sosyal hayatımda zorluklar yaşadım. Mesela bir keresinde Beyoğlu’nda, yıl yanılmıyorsam 1978, bir gece kulübünden toplu halde alınıp saçlarımız tıraşlandı. O zaman emniyet çok sık saç kesiyordu. Sadece eşcinsel olduğunuz için alınıyordunuz, zührevi hastalıklar hastanesine götürülüyordunuz, kanınız alınıyordu, ciğer röntgeniniz çekiliyordu, fişleniyordunuz, saçınız kesiliyordu.

*“Kimsenin babasına, oğluna ya da kocasına bakmıyorum”

– Hep açık mı yaşadınız?

Ergenlik çağına kadar kapalıydım, sonra da saklamaya ihtiyaç duymadım. Şundan çok üzüldüm: İnsanlara kendimi farklı tanıttığımda insanlar beni, karakterimi, şahsiyetimi ya sever ya nefret eder. Ben grileri olmayan bir adamım. Fakat biri beni sevdikten sonra benim o kimliğim hakkında bilgisi olmadığı halde bir başkasından duyduğu tercihlerim ve özgürlüklerimden dolayı beni yargılayıp birdenbire davranış değişikliği gösteriyordu, bu beni çok yıkıyordu. O yüzden artık tanıştığım herkese ilk önce cinsel kimliğimi açıklıyorum, sonrasında benimle ya görüşür ya da görüşmez, kendi bileceği şey. Sonradan sıkılacağıma baştan hayatımda kimlerin olmayacağını hesapladığım nokta işte burası. Ne şükür ki bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanlığından istihbarat birimlerine, ordu komutanlarından avukatlık barolarına, Danıştay’a, Yargıtay’a, anayasa mahkemesine kadar herkes biliyor ve herkesle saygı, sevgi mesafelerimiz müthiş. Birbirimizi gördüğümüzde gayet dost ve iyi ilişkiler içindeyiz. Çünkü ben kimsenin babasına, oğluna ya da kocasına bakmıyorum ve bakanı da tersliyorum.

— Duruşla da ilgili yani?

Duruşla ilgili. Yani bok yiyenin kaşığı belinde olur. Bir de kıçını kiraya veren acısına katlanır yani. Anayasamızda eşcinsellik özgürlükler kapsamı altına alınmıştır, suç teşkil etmez; dolayısıyla suç teşkil etmeyen bir davranış biçimi cezalandırılamaz. Şimdi ben hak ve özgürlüklerimin ne olduğunu öğrenmek için çok fazla mesai harcıyorum. Anayasa okuyorum, TCK okuyorum. Bütün bunların yanında TBMM’nin çıkardığı kanun hükmündeki kararnameleri de takip etmek zorunda kalıyorum; çünkü kanun hükmünde kararnameler kanunu çürüten kararnameler çoğunlukla. İki kişi affedilsin diye binlerce sabıkalının sokaklara salındığı zamanları biliyoruz.

*“İnsan aslını inkar eder mi?”

– ’12 Tasarımcı 12 Tasarım’ gecesinde Bülent Ersoy’a benzeyen bir lahana bebek yapacağınızı ve elde ettiğiniz geliri Kaos GL’ye bağışlayacağınızı açıkladınız. Bu eyleminizin altında Bülent Ersoy’a karşı bir tepki mi var?

Bülent Hanım benim çok eski dostum. Kendisini Cengiz Özer’le yakın arkadaş olduğu dönemlerden ki Cengiz Özer sonradan Nergis Özer oldu biliyorsun, şimdi toprak zemin olan yerine de cami yapılması tartışılan Göztepe futbol sahasından tanıyorum. Yıl 1974–75. Annesini de tanırım. Bülent Hanım Bülent Beyken de, hanımken de Yıldırım Mayruk müessesinin uzun yıllar müşterisi oldu. Bülent Hanımla benim şahsi bir davam yok. Bülent Hanım Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi ifadesine göre “hanımefendi bir sanatçısı”dır. Ama benim cinsiyet değiştirmeye, hayatımı başka bir kimliğin altında sürdürmeye hiç niyetim yok. Bu tarz davranışlara da karşıyım. Çünkü hem Allah’ın yarattığına karşı gelmek anlamında karşıyım hem de nesillerine devam etme yetisinde olan bir fizyolojik yapının etkisizleştirilmesine karşıyım. Ama tabi ki onun tercihidir, yasalarımız izin vermiştir, o istediği kimliğe geçmiştir.

Bu coğrafyada milli olarak bu kadar kimlik sorunu yaşanırken bu tarz tahriklerle ve teşhirlerle genel ahlak anlayışını bize silah olarak kullanan zihniyetin, o genel ahlakın içinden yarışmaya gelmiş genç çocukla evleneceğine dair bir haber vardı bugünkü gazetede. İşte burada benim için kara mizah başlıyor ve durum trajediye dönüşüyor. Üstelik bu coğrafyada. Burası yüzde 99,8’i Müslüman olan bir coğrafya. Şu an ülkemizin içinden geçtiği sürecin farkındasınız ve bu süreç içinde ‘Ben bu coğrafyanın insanlarının refah, mutluluk ve özgürlüğü için ne yapabilirim?’ diye mücadele etmek varken ‘banane gemisini kurtaran kaptan’ zihniyetinde olan insanlar benim çok da muhatap alacağım varlıklar değil.

– Bülent Ersoy’un duyarsız olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Evet, ama kimlik konusunda. İnsan aslını inkar eder mi? Ben bunu söylüyorum. Ben demiyorum ki eline bayrakları alıp sokakta yürüsün. Zaten o kiloyla biraz zor yürür. Sıcaktan fenalık geçirir. Girmez o öyle şeylere o bir kadın, hanımefendi.

*“İnsanlar hiçbir zaman eşit yaratılmamıştır”

– Yıldırım Mayruk’la birbirinize çok güvendiğinizi düşünüyorum. Onca yıldır birlikte kalabilmeyi ve bu güveni korumayı nasıl başardınız?

İlk önce sabır, sonra saygı, sonra da tolerans, yani hoşgörü. Bu üçü çok önemli. Çünkü özgürlükler bize kendi haklarımızın bitip diğerlerinin başladığı noktalar olarak sokuşturuluyor. Külliyen yalan. Doğayı incelediğinizde karşılığını buluyorsunuz. Gerçek demokrasi, insan aklı ve zekasının kollarını açabildiği, birbirleri arasındaki yüzeyi doğru kontrol edebildiği alandır. Herkesin yüzölçümü farklıdır. En basit iki örnekleme yapalım: Ben burada patronum. Siz bir söyleşi için geldiniz. Benim burada istediğim saatte kalkıp gitme lüksüm, özgürlüğüm var ama sizin ben size izin verdiğimde gitme özgürlüğünüz var. Dolayısıyla jakobenist bir tutumla size davranabilirim. Bunu ta muktedirlerin iktidarından belediyedeki çaycıya kadar alın, hiç kimsenin özgürlüğü birbirine eşit değildir. İnsanlar hiçbir zaman eşit yaratılmamıştır. Zaten hiç hoş bir şey değil. Düşünsenize, sizin aynı fiziğinizde, aynı kılıkta, aynı anda kakasını ayna tuvalete yapmak isteyen birisinin varlığını. İğrenç bir şey yani. Bir buçuk gün sonra katil olurdu bütün insanlar.

Sansür Türkiye’de büyük bir sorun. ‘Toplu İğne’ yasaklandığında ne düşündünüz? O dönemde destek bulabildiniz mi?

Hayır, hiç destek bulamadım. Sadece Kaos GL bana destek verdi. En yakın zannettiğim, çok güçlü gazeteci arkadaşlarım bile konuyu ele almak istediklerinde genel yayın yönetmenleri “Sen cinsel yaşantısını bilmiyor musun ki onu savunan yazılar yazıyorsun” diyerek bunları engelledi. Herkes biliyor ki aradan bir yıl geçmesine rağmen bana hala insanlar, normal insanlar, çarşaflısı, travestisi, çalışanı “‘Top’lu İğne’ neden devam etmiyor” diye soruyorlar. Çok büyük bir hayran kitlesi bulmuş kendine, internet sitelerinde yer bulmuş. Fakat 12 Haziran’dan 26 Haziran’a kadar ‘Top’lu İğne’bu sefer havan topu gibi toplu gösterime giriyor. Her gece bir bölüm. Yine Haber Türk’te, 00.00 ile 01.00 arasında yayınlatmaya çalışıyorum. 13 gün süre ile kaydetme ve youtube’a düşme imkanını bu sefer veriyorum ve o yayından sonra renderlenerek cooper free olarak üniversitelere dağıtılmaya başlanacak. Çünkü ‘top’lu iğne’ benim. Hiçbir sözlü ya da yazılı anlaşma yapmadan kendi başıma yaptığım, montajladığım, çektiğim bir program ve arşivlerin tamamı bende. Ben bir gece kanala gidip onların arşivlerini sildim. Yani şu anda medya ve mecra dünyasının elinde RTÜK kayıtlarından başka tek bir kare fotoğraf yok, master’lar bende. Hukuki bir anlaşmayı sağlayabilirsem ‘Top’lu İğne’yi bir kereye mahsus olmak üzere yeniden gösterime sokmak istiyorum. Ama ben yasak almadım. Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi kurumlarından insan haklarını ihlal eden, beni aşağılayan ağır bir hakaret aldım. 1Barbaros Şansal’ın Türkçenin esnek yapısından faydalanarak eşcinselliğe ilişkin espriler yaptığı ve bu espriler aracılığıyla da eşcinselliği meşru bir olaymış gibi yansıtmaya çalıştığı” kanaatine varıldığından dolayı. Şimdi bir: Eşcinsellik meşru değilse ekranların hali ne? İki: Eşcinsellik hakkında espriler yapmak yasaksa M. Ali Erbil’i ne yapacağız, Okan Bayülgen’i ne yapacağız, Beyazıt Öztürk’ü, Şafak Sezer’i ne yapacağız, hele Şahan’ı ne yapacağız? Başı sıkışan eşcinselleri taklit edip insanları güldürüyor. Peki ya biz heteroseksüelleri taklit etmeye başlarsak n’olur?

— Peki, eşcinsel hareketi sol içinde gelişebilir tezine katılıyor musunuz?

Benim Konya’dan, Kayseri’den fendomental Müslüman, takkeli, sakallı eşcinsel arkadaşlarım var.

— Az bulunur herhalde öyleleri?

Nerden biliyorsunuz? Yaşadığı küçük çevre, aile baskısı, gelenekler, Orta Doğu’da yaşıyor olmak, Müslüman bir coğrafya olması… Ben Suudi Arabistan’da gördüklerimi dünyanın hiçbir yerinde görmedim. Bu kadar marjinal yaşam ve davranış biçimini, Cidde’de, Riyad’da villa partileri içinde gördüklerimi dünyanın hiçbir yerinde görmedim.

*“5 YTL’nin 1 YTL’si Kaos GL ve Lambdaistanbul’a gidecek”

Kitabınız ne zaman çıkıyor?

Çıktı, bugünden itibaren dağıtıma başladı. ‘3. Sınıf Hamur Kağıda Matbaa Mürekkebi Hayatlar’. Yani bizlerin hayatı, yani başbakan’ın hayatı, yani e-5’teki istanbul travestinin hayatı, yani devlet memurunun hayatı, yani gazetelere resimleri basılan herkesin hayatı. Didaktik otobiyografi kent belgeseli, eklektik ve kült bir anlatım, el yazısı. Bu bir ilk. Orhan Pamuk bey en pahalı yazarlarımızdan birisi. 15 YTL’lik kitapta 1.5 YTL telif alırken, ben 15 YTL’lik bu kurgudan 5 YTL’lik telif alarak edebiyat tarihinde rekor kırdım. O 5 YTL’nin 1 YTL’si de Kaos GL ve Lambdaistanbul’a gidecek.

– ‘2023’e hikayeler’ adlı 8 yıldır devam eden defileler zinciri düzenlediniz. Peki, 2023 Türkiye’sinde eşcinsellerin yaşamında ne gibi değişiklikler olacağını düşünüyorsunuz?

Çok kaybedilmiş haklar olacak, kazanılmış hiçbir şey olmayacak. Gittikçe asimile edilen, prototip ırk yaratma çalışmaları, büyük Ortadoğu projesi, genetik kodlamalar, renginde, kokusunda ve tadında hayatlar… Ama umarım bunun tersi olur. Yani çünkü ben ne dersem tersi çıkıyor ya hani, ben böyle söyleyeyim ki bari iyi bir şey olsun diyorum. Hep iyi bir dilekte bulunduğum zaman kötü oluyor. Ben de karar verdim, kötü dilekte bulunayım ki iyi olsun.

*“Siyasetçiler ünlüler sirkine layık”

– Podyuma siyasetçileri çıkaracak olsanız kimleri seçerdiniz ve neler giydirirdiniz?
Onları ‘Ünlüler Sirki’nde ağırlamak isterim. Çünkü onlar ünlüler sirkine layık. Onların yetenekleri herkesten daha fazla, orda maharetlerini sergilesinler.

– Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Mücadeleye devam!

Son günlerde eşcinseliğin “tercih” mi, yoksa “yönelim” mi olduğu sorusu üzerinden götürülen bir tartışma var, çeşitli ortamlarda… Aklıselim insanlar/yazarlar biraz da tıp literatürünü karıştırarak bunun bir tercih değil “insanın elinde olmayan” bir durum, yani cinsel yönelim olduğuna kanaat getiriyorlar.

Bu sonuçtan yola çıkarak -her ne kadar iyi niyetli olsalar da- insanın kendi iradesine dayanmayan bir varoluş türü için suçlanamayacağını, elinde olmayan bir sebepten ayrımcılığa maruz kalmaması gerektiğini savunuyorlar. “İyi güzel, sonuçta korumacı bir tavır var bu yaklaşımın arkasında” deyip de geçmeyin…

Gerçekten de tıp literatürü son kertede eşcinselliğin bir tercih değil, cinsel yönelim olduğunu, yani dürtüsel ve karşı konulamaz bir durum olduğunu; bu nedenle de tedavi edilebilecek bir olgu/hastalık olmadığını salık veriyor! Fakat cinsel yönelimlerle tercihlerin iç içe geçtiği durumlarda “tercih değil yönelim” argümanı herkesi tatmin etmiyor. Keza travesti bireylerin duygusal anlamda kendilerini mevcut biyolojik cinslerinden farklı bir cinse ait hissetmeleri yönelim kategorisine giriyor olabilir, ancak vesti halleri yani karşı cinsin giysilerine bürünmeleri yönelimin ötesinde bir tercih ve bir eylemdir! İşte bu nedenle meseleye sadece ‘eşcinsellik tercih değil yönelimdir’ savunmasıyla yaklaşıldığında travesti bireylerin konunun dışında kalması söz konusudur.

Sadece travestilik değil, toplumsal cinsiyetçiliğin ve kökü ataerkilliğe dayanan her türlü muhafazakar yaklaşımın yapı itibariyle tüm farklılıkları ve normdan sapma teşkil eden halleri dışlama, ötekileştirme eğilimi gösterdiğini biliyoruz. Örneğin, Malezya’da Yoga’nın İslam’a alternatif dinsel ögeler barındıran bir meditasyon yöntemi olması gerekçesiyle yasaklanması, Türkiye’de başörtülü öğrencilerin laikliğe aykırı bulunduğu için üniversiteye alınmamaları, devlet okullarında Alevi öğrencilerin dinsel farklılıklarının tanınmayarak çoğu zaman namaz kılmanın ve Arapça duaların öğretildiği/ezberletildiği din derslerine zorla sokulmaları, temel bir insan hak ve hürriyeti olan vicdani reddin TSK tarafından tanınmaması, Kürt vatandaşların kendi anadillerinde eğitim haklarının engellenmesi, eşcinsel evliliklerin birçok ülkede yasak olması… Bütün bunlar yönelim değil tercih olan farklılıkların çeşitli normlara aykırı düşmesi sebebiyle baskılanmasına misaldir: Din normu, dil normu, askerlik normu, vatandaşlık normu, erkeklik, aile, evlilik ve genel anlamda toplumsal cinsiyet normları ya da heteroseksist normativite…

Eğer gey, lezbiyen ve transgender bireylerin yasal veya kamusal platformda savunuculuğunu yapacaksak farklı varoluşların zaman zaman yönelimsel olsalar da eylemlerden ayrılamayacağını unutmamamız gerekir. Evet, bir erkeğin başka bir erkeğe cinsel ve tinsel arzu duyması bir yönelim olabilir, ancak arzularını eyleme dönüştürüp dönüştürmemek yönelim düzleminden ayrılıp tercih ve eylem düzlemine geçmeyi gerektirir. Bu nedenle eşcinsel varoluş, eyleminden kopartılamaz! Aksi halde, “ne yapalım yazık, ellerinde değil ki bu bir yönelim” biçimdeki yarı-sempatik yaklaşımlarla çoğulcu bir politika üretemeyiz.

Yönelimlerle birlikte farklı tercihleri kucaklamayan söylemler, Türkiye’de “düşünce ve ifade” ne kadar özgürse, eşcinselleri de ancak o kadar özgürleştirebilir: özde değil, sözde!

Geçen hafta gazetelerin manşetlerine “Cinsel Tıp Derneği Başkanı Cem Keçe, eşcinsellerin yüzde 40’ının durumlarını sapkınlık olarak gördüğünü belirterek, yüzde 90’ının kendi çocuklarının eşcinsel olmasını istemediğini söyledi. Keçe, eşcinsel olup da karşı cinsle evli olduğunu söyleyenlerin oranının ise yüzde 40 olduğunu açıkladı.” şeklinde bir haber düştü.

Kaos GL’den Nevin Özgür, haberi kaosgl.org için yorumladı.

Özgür, öncelikle her bilimsel araştırma olarak sunulan araştırmanın ‘bilimsel’liği üzerine düşünmek gerektiğini, bunun yanında ‘bilimin’ tarafsız olmayacağını veyahut kendi algımıza hizmet edecek şekilde kullanılabileceğini belirtti: “Bu ‘bilimsel’ çalışma, bize bir kez daha gösteriyor ki, bilim, her zaman tarafsız ve bilimsel değil. Nefret besleme ve hedef gösterme güdüsü ile yol çıkan bir ‘bilim insanı’nın bu sonuçları elde etmesinin bizi şaşırtmasını beklemiyorsunuz diye düşünüyorum.”

Cem Keçe’nin bilimsel yanlışları anlatmakla bitmez!
Cem Keçe’nin söyleminde acilen düzeltilmesi gereken husus şu ki, LGBTT bireyler (lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel), 3. bir “cins” değildir. Yani, “kadınlar”, “erkekler” ve “eşcinseller” demesi, bilimsel açıdan başlı başına yanlıştır. Lezbiyenlik, geylik ve biseksüellik, birer cinsel yönelim; travestilik ve transseksüellik ise birer cinsiyet kimliğidir. Bunun da ayrımını yaparak yola çıkılmalıdır.

Eşcinsel, transeksüel, biseksüel ayrımına varamamak…
Seks işçiliği -Cem Keçe’nin deyişiyle “fuhuş”- “eşcinsellerin işi” ve/veya “eşcinsellikle gelen” bir vasıf değildir. Sosyal ve ekonomik alandan dışlanmaları ve sürülmelerine şahit olduğumuz travesti ve transseksüel bireylerin, -çoğu zaman- yapmak zorunda bırakıldıkları bir meslektir. Eşcinsellik ve transeksüelliği aynı olgu olarak değerlendirmek ise sanırım bugün için psikoloji ve psikiyatri bilimin geldiği noktayı yok saymanın ötesinde başka bir şey değildir.

Eşcinsellik hastalık değil! Bilim etiğine aykırı davranmaktan vazgeçin
LGBTT bir bireyin, çocuğunun “eşcinsel olmasını istememesi”, kendi cinsel yönelimini ve/veya cinsiyet kimliğini -salt haliyle- “sapkınlık” olarak nitelemesinden ileri gelmeyebilir. Avuç içi kadar sosyoloji bilgisi olan bir birey, söz-konusu “% 90’lık sonucun”, bize bu açıklamayı ifade etmediğini anlayacaktır. LGBTT birey, cinsel ve cinsiyet kimliği nedeni yüzünden, evde, okulda, iş yerinde, sokakta ve sosyalleşme alanlarının her birinde dışlanmanın ve haklarından mahrum bırakılmanın ne demek olduğu üzerinde bir birikime sahip ise, güdüsel olarak, “çocuğumun başına tüm bunların gelmesini istemiyorum”u da kastetmiş olabilir. Ancak, buradaki amacım, niyet okumak ve/veya “bilimsel sonucu” bir başka sonuca bağlamak değil, Cem Keçe’nin sorduğu sorularda ve soruş şekilerinde bir tarafsızlığın olabilme ihtimaline inanmadığımdır. Birkaç ay önce, başka bir “bilimsel çalışma”ya girişilmiş ve “kimin komşunuz olmasını “İSTEMEZSİNİZ”?” ötekileştirme ve hedef gösterme alt-yazılı sorular “sayesinde”, büyük bir oranla “eşcinseller” elde edilmişti. Soruların ne şekilde ve hangi soru kalıbıyla sorulmuş olduğunun, Cem Keçe’nin elde ettiği rakamları hatırı sayılır şekilde etkilediğine inanıyorum.

“Eşcinsellik” 17 Mayıs 1990 yılında, Dünya Sağlık Örgütü’nün “tedavi edilebilir zihinsel hastalık” listesinden kaldırıldı. Cem Keçe’nin bu konudaki homofobik yorumunu ve “tedavi edebileceğine dair”lik kendine güvenini -“gereksiz bir bilim kıpraşması” kıvamında hatta- önemsiz buluyorum.
Tekrar belirtmeliyim ki, LGBTT kimlik, bir 3. cins değildir. “Eşcinsellere şiddeti hoş görenlerin” yanı sıra, bunu 3. bir cins olarak kayda geçirmeye çalışanlar ve LGBTT kimliğin tedavi edilebilir/edilmesi gerekir bir hastalık olarak görenler de –tıpkı Cem Keçe’nin yaptığı gibi- sırtını homofobiye dayamıştır. Çünkü, gözden kaçırılmamalıdır ki, böylesi yanlı çalışmalar, nefreti körüklemekte ve “hedefin kim olması gerektiği”nin altını bir kez daha çizmektedir. Bunun da ötesinde, LGBTT kimlik üzerinden yaptığımız politika, “anlayış” ve/veya “tolerans” için değil, uluslararası anayasal düzlem üzerinden “bireylerin temel hakları” için yürütülüyor.

Başkalarının transgender ve transseksüel bireylere yönelik önyargıları konusunda sayfalarca yazdıktan, konuştuktan sonra kendimi bu sürecin çok dışında bıraktığımı hissettim. Geçmişte fark edebildiğim kadarıyla transseksüellik, transgender hakkında önyargılarım oldu ve hâlâ da var. Bunlar hakkında yazayım istedim.

Şimdi zaman tünelinden geçmişe doğru bir uzanalım. Bundan çok seneler evvel, daha çocukken çevremden Beyoğlu’nda “kadın adamların” olduğunu duyuyordum. Ortaokul ve lise yıllarında televizyonda ve magazin dergilerinde sadece iki isim vardı. Zeki Müren ve Bülent Ersoy. Önceleri onlar için “ibne” denilirdi. Bülent Ersoy, Dr. Mındıkoğlu’na “kestirdiği” zaman “dönme” oldu. Ailemde, çevremde “onlar” hakkında bıyık altından gülerek ve fısıltıyla konuşulurdu. Salonun ortasındaki tahta sehpaya parmakla vurulur, “evlerden uzak” denilirdi.

Kendinizi nasıl tanımlarsanız tanımlayın heteroseksist ve her şeyi ikili cinsiyet (kadın-erkek) sistemi üzerine kurmuş bir dünyaya doğduğumuz için kendimiz ve bizim gibi olduklarını daha “fark etmediğimiz” insanlar için olumsuz düşüncede olabiliyor ve önyargılı yaklaşabiliyoruz. 1990’lardan itibaren televizyonlarda ve gazetelerdeki “falçatayla saldırdı”, “fuhuş yapıyorlardı, oradan geçmekte olan birinin üzerine saldırdılar” gibi başlıkları görüyor ve okuyordum. Sanki başka bir gezegende yaşıyorlardı. Bu kadar yabancılaştırılmışlardı.

Sonra benim de hayatımda bir değişiklik oldu. “Lezbiyen olarak açıldım. Bu tanımın beni pek karşılamadığını hissediyordum. Fakat çok düşünmedim ve belki de bulacaklarımdan korkarak kadınlardan hoşlandığım için lezbiyen kelimesini seçtim. Netten tanıdığım iki lezbiyen arkadaşla ilk defa bir trans barına gittim. Açıkçası iki defa gittikten sonra bir daha gitmedik. Sanırım mekân beni korkutmuştu. Beyoğlu’nda eski bir binadaydı. Acayip bir insan sirkülâsyonu var. İçeride kadından çok erkek vardı. Trans kadınlar televizyondaki Türk sanat müziği konserlerindeki kadınlar gibi gösterişli giyinmişlerdi. Ful makyajlı kadınlar. Buranın travestilerin takıldığı bir bar olduğunu gitmeden önce biliyordum. Bu, ilk defa onları bu kadar yakından görüşümdü. Şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Sanki başka bir gezegenin yeni türleriyle karşılaşmıştım. Bu şaşkınlığımı çok net hatırlıyorum. Benimle farklı zamanlarda ya lezbiyen ya da trans erkek olarak tanışanların gözlerinde de bu şaşkınlığı gördüm.

Tuvalete gitmek istediğimde iki arkadaşım da kollarıma girdi ve birlikte tuvalete gidince iyice korktum. Nasıl bir yere gelmiştik biz? Burası seks işçiliği yapan trans kadınların çalıştıkları bir yerdi. Olası müşterileriyle burada tanışıyorlar, anlaşırlarsa ya kendi mekânlarına ya da bir otele götürüyorlardı. Bu yazıyı yazarken bir kere daha anladım ki seks işçiliği hakkındaki algım trans kadınlara yönelik önyargılarımı da tetikliyordu. Üstünde çok fazla düşünmemiştim. Kadın olarak yetiştirildim. Kadınların gitmemeleri gereken yerler vardır. Mesela, babama göre Beyoğlu yasak semtti, hele de arka sokakları. Maazallah, başına neler gelmezdi ki oralarda. Türk filmlerinde gösterildiği gibi kadınların gazozlarına ilaç atılır, tecavüz edilir ve kendilerini seks işçiliği yaparken bulurlardı. Halamın bana “ibret öyküsü” olarak anlattığı hikâyede dikkatimi çekmeye çalıştığı nokta İstanbul’a ilk geldiklerinde Beyoğlu’na gezmeye çıktığında ve o dönemlerde içinde genelevlerin olduğu, kadınlara yasak sokaklardan olan Abanoz Sokağına girdiğinde nasıl utandığını anlatmak olmuştu. Konuyu gayet iyi işlemişti. Ben de dersimi iyi öğrenmişim.

Her ne kadar feminist ve LGBT örgütlerinde seks işçiliği yapmanın bir utanç konusu olduğu düşünülmese de trans kadın arkadaşların çalıştıkları koli evlerine ziyaret amaçlı giden arkadaşların daha çok erkek arkadaşlarımızın olması tesadüf mü bilemiyorum. Müşterilere (çoğunlukla erkektirler) bir şey olmaz ama polisten şiddeti, seks işçiliği yapan trans kadınlar görür. Sanırım, “kadın olarak yetiştirilen bizler seks işçiliğine nasıl bakıyoruz” başlığı altında daha fazla konuşmak, tartışmak ve bu gereksiz utanma duygusundan kurtulmanın bir yolunu bulmak gerekiyor. En azından ben böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorum. Bu konudaki algımdan dolayı birçok trans kadın arkadaşımın evine gitmekten çekindiğimi biliyorum. Ve bunu onlara da hissettiriyorum sanıyorum. Yanındaki kişinin senin varlığından veya yaptığın işten tedirgin olmasının kötü bir his olduğunu düşünüyorum. Bu çekingenliğin sebepleri üzerinde çalışmak ve bunu gidermek gerekiyor. Bu şekilde davrananın tek ben olmadığımı da düşünüyorum.

İlk zamanlarda yolda gördüğüm trans kadın arkadaşlara selam vermekte zorlanırdım. Onların sokakta çok dikkat çektiklerinin farkındaydım. Nasıl davranacağımı bilmiyordum. Kendimi ve onları farklı yerlere koyuyordum. Ben daha “normaldim” onlar değildi. Aslında sokakta bana da onlara baktıkları gibi; istekle veya nefretle baktıklarında elim ayağım birbirine karışıyordu. Daha umursamaz ve bazı zamanlarda gerekli cevabı verebilecek donanıma, özgüvene sahip olduğumda trans kadın arkadaşlarımla sokakta birlikte yürümek, selamlaşmak, öpüp koklaşmak hiç de zor olmadı. Eşittik. İkimiz de benzer şeyleri yaşıyorduk. Hatta sokakta ikimiz yan yanayken, birlikteyken kendimi daha güçlü hissediyordum.

Birçoğu gibi trans deyince aklıma ilk olarak trans kadınlar geliyordu. Bu, trans kadınların toplum içinde görünürlüklerinin daha fazla olmasındandı. Trans erkek, transgender, genderqueer gibi kavram ve kimliklere yabancıydım. Bazen gazetelere “erkek olacak, sevdiği kızı kaçırıp evlenecek” tipinde haberlere rastlıyordum. Bu kişileri kendimle pek eşleştirmezdim. Eşcinsellerin takıldığı barlarda, kafelerde gördüğüm “kadınlardaki” erkeksi davranışlar, aksesuarlar, vs. beni rahatsız ediyordu. Sanırım onlarda ister istemez kendimi görüyordum ve bununla yüzleşmediğim için de rahatsız oluyordum.

Başkalarında da gördüğüm, hangi bedende hangi üreme organlarının olması gerektiğine olan takıntımdı. “Erkek bedeninde penis vardır, kadın bedeninde vajina ve klitoris olur.” Sanırım bu tip yargılarım hâlâ var ama farklı durumlara daha bir açık olduğumu düşünüyorum. Yine de, pratikte ne olacağını bilmiyorum. Transseksüel bedenlerle ilgili mecazım –aslında daha çok aşağılamaydı- araba parçaları. “Orijinal” ve “yedek parça”. Transseksüel bedendeki “yedek parça”, trans olmayan bedendeki “orijinaldi”. Hatırladıkça çok utanıyorum. Fakat bu algı trans kadınlar arasında da çok yaygın. “Biyolojik kadın”, “gerçek kadın”, “hasgacı” gibi tanımlamalar bunu gösteriyor. Bu konuda benim ufkumu açan bir trans erkek arkadaşın “benim bedenim bir trans bedeni” sözü oldu. Kendine has özellikleri olan bir bedenim var. Üzerinde kontrolümün olduğu bir bedenim var. Değiştirmek veya değiştirmemek benim tasarrufumda. Bir başkası da bu karara saygı göstermeli diye düşünüyorum.

Kadın olarak tanımlamadığımdan emin olduktan sonra uzun bir süre kendimi transseksüel olarak tanımlamak zorunda hissettim. Hem çevremdeki insanların “kadın değilsen erkek misin” soruları, hem de benim cinsiyetle ilgili algım beni ne olduğuma dair bir tanımlama yapmaya yöneltti. Çevremde sadece transseksüellik üzerine bilgi vardı. Birçok transseksüel arkadaşla konuştum ve çoğu zaman belli bir söylem ile karşılaştım. Trans erkekler “üç yaşımda da erkeğim diyordum, kadın elbiselerinden hep nefret ettim, beni kadın ismiyle çağırdıklarında sinirleniyorum, orama (vajinama) bakmak istemiyorum, ondan kurtulmak istiyorum” diyorlardı. Trans kadınlar da “üç yaşımda da kadınım diyordum, erkek elbiselerinden hep nefret ettim, beni erkek ismiyle çağırdıklarında sinirleniyorum, orama (penisime) bakmak istemiyorum, ondan kurtulmak istiyorum” diyorlardı. Kendi yaşam hikâyemde bu detayları aramaya ve bulmaya kendimi zorunlu hissettim. Böyle bir hikâyem olmadığı için kendimi transseksüel olarak tanımlamadım. “İki cinsiyetten biri olmak gerek” algısı yüzünden iki cinsiyet arasında kalan biri de olamıyor insan. Buna da bir isim vermek zorunda kalıyor. Bu yüzden transgender olarak tanımlıyorum ve toplumsal cinsiyet kimliğim, yani topluma gösterdiğim cinsiyet erkektir.

Cinsel kimliğimin veya toplumsal cinsiyet ifademin farklı olması toplum tarafından “normal” kabul edilmiyor. Yasa, tıp gibi kurumlarla bu algı yaygınlaştırılıyor. Bu yüzden ben dâhil birçok transgender kişi farklı cinsel kimliğini ve toplumsal cinsiyet kimliğinin bir nedeni olması gerektiği düşüncesine kapılıyoruz. Çok uzun süre önce, on yaşında yaşadığım bir cinsel istismar sonucu toplumsal cinsiyet kimliğimi “erkek” olarak ifade ettiğimi düşündüm. Hâlbuki bu ülkede o kadar çok kişi cinsel saldırıya uğruyor ki her saldırıya uğrayanın cinsel kimliği veya cinsel yönelimi değişseydi herkes trans ya da eşcinsel olurdu. Transseksüelliğin, transgender olmanın illaki bir nedeni olması gerekmiyor. Bir var oluş biçimi olduğunun bilinmesi gereklidir.

Bir feminist örgütte bir yıl boyunca bir atölye düzenledik. Her hafta buluşuyor ve belli bir konu üzerinden tartışıyorduk. Bu atölyeye her zaman heteroseksizm, ikili cinsiyet sistem eleştirisi, transseksüellik, eşcinsellik, biseksüellik, interseksüellik hakkında veya bunları da içeren makaleler seçiyordum. Bir yandan da atölye katılımcıları “bunların feminizmle ne ilgisi var” derse diye endişeleniyordum. İçten içe seçtiğim konuların feminizmle ilgili olmadığını ve atölyeye katılanların da böyle düşüneceğinden korkuyordum. Transfobi midir? Kısmen. Birkaç öğenin karışımıydı. Kendi kimliğimle tam olarak barışamamıştım. Feminizm hakkında fazla bir şey bilmiyordum. Biraz da daha önceki deneyimlerimle ilgiliydi. Bu kimlik(ler) benim var oluşumun bir parçasıydılar. Hayatımın içindeydi ve bundan dolayı toplum içinde sorunlar yaşıyordum. Dolayısıyla tabii ki de bu atölyeye getirecektim. O güne kadar LGBT hareketi ve diğer sosyal hareketleri iki ayrı kutup olarak görmeye alışmıştım. (Bu biraz dışlayanın karşısında kendi cemaatini oluşturup, dışlayanı ötekileştirmekti.) bir de diğer sosyal hareketler içindeki bazı bireylerin kendi aralarında hiç LGBT ve diğer cinsel çeşitlilikteki bireylerin olmadığını sanarak heteroseksizm, ikili cinsiyet sistem eleştirisi, transseksüellik, eşcinsellik, biseksüellik, interseksüellik gibi konuları kendi konuları arasında görmemelerinden kaynaklanıyordu.

Bence cinsel yönelim, cinsel kimlik ve anatomi için milyonlarca farklı olasılık olmasına rağmen, toplumsal olarak bu yığın içerisinden sadece birkaç tanesinin “istisnasız herkes için geçerli olduğuna” inandırıldığımız için farklı olasılıklara karşı körleşiyoruz. Yabancılaşıyoruz. Nasıl bağlantı kuracağımızı unutmuşuz. Hayatımızın içinde değil de, uzağında olması bizi rahatlatır hale gelmiş. Bu olasılıklardan birini çocuğumuzda, en yakın arkadaşımız veya âşık olduğumuz kişide bulunca aptallaşıyoruz. Bir başkası “ne yapıyorsun” demeden yaptığımızın farkına varamıyoruz. Hayat içinde bir araya gelmeye, birbirimizi dinlemeye, kendimizi dinlemeye ihtiyacımız var.

Geçen hafta Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin ev sahipliğinde, mekânsal dışlanmaya ve toplumsal adaletsizliğe karşı mücadele eden tüm kişi, kurum ve örgütlerin katılımıyla “Mimarlığın Sosyal Forumu” gerçekleşti. Düzenlenen atölye ve etkinliklerin ardından biz de, Eskişehir’de merkezi yerlerdeki işletmeci ve çalışanlarla eşcinseller ve transeksüeller hakkında konuştuk.

Pelin Dutlu ve Yiğit Aydınal’ın haberi

Yaklaşık iki sene önce Eskişehir’deki büyük ve ünlü mekânlardaki ayrımcılıklar yüzünden basın açıklamaları yapan sivil toplum kuruluşları, aradan geçen zamanda pek bir şeyin değişmediğini, fiziksel şiddetin yanına psikolojik şiddettin de eklendiğini söylediler.

İki tane üniversitesi olmasından kaynaklı olarak öğrenci şehri olarak da bilinen Eskişehir’de öğrenciler en çok barlar sokağı ve adalar da denilen Porsuk kenarındaki cafe ve restoranlarda vakit geçiriyorlar.

Eşcinseller/transeksüeller mekanlarınıza rahatça gelip vakit geçirebiliyor mu diye sorduğumuzda, Nazmiye (şef); “Bizim falcımız zaten gey. Benim bir sorunum yok ama müşteriler genel olarak kötü davranıyorlar, laf atıyorlar. Bunu yapanlar da genellikle eğitimli kişiler ve öğrenciler.” dedi. Benzer bir görüşü barda servis elemanı olan D.A. ifade etti: “Rahat edemiyorlar. Gözler üzerlerinde oluyor gerçekten de. Türkiye’de bu konuları aşmış durumda değil. Müşterilerin ve işletmecilerin eşcinsel olan insanların kendilerine asılacaklarını sanıyorlar ve bundan korkuyorlar. Bir keresinde travesti bir müşterimiz erkek arkadaşıyla beraber gelmişti. Kendimi erkek arkadaşını izlerken buldum. Kötü bir şey yapacak diye korktum ama bu korku yersizdi. Onlar sevgiliydi ve biralarını içip gittiler.”

Barlar sokağında ve adalar muhitindeki cafe/bar/restoran tarzı yerlerde çalışan, şef/servis elemanları ve gelen müşterilerle konuştuğumuzda Ö.K. (işletmeci)’nin de dediği gibi “Müşteri müşteridir. Herkese eşit davranılmalı. Kapıdan çeviren işletmecileri, yer varken yok demelerini etik bulmuyorum. Bu ayrımcılığa girer ve çok yanlış bence.” görüşü öne çıktı.

Görüşler arasındaki çelişki ayrımcılığın nereden kaynaklandığına dairdi. İlker (servis elemanı) “Eskişehir bence bu konularda açık görüşlü. Bunda Eskişehir’in yerli halkının etkisi var.” derken Mert (servis elemanı) “Müşteriler öğrenciyse, gelen diğer müşteriler açısından da sorun olmuyor. Ancak yerli halkın çok olduğu yerlerde sorun olabilir. Yerli halk kesinlikle anlayışlı değil. Burayı bu kadar açık görüşlü yapan öğrenciler oluyor.” dedi.

Çiğdem Kiraz (şef) ise çalıştığı yerin bakış açısını şöyle anlattı.“Herhangi bir ayrımcılığa burada uğramıyorlar. Bizim bir sorunumuz yok. Ancak gelmemelerinin sebebi, buranın müşteri profilini beğenmiyorlar. Başka mekanlardaki, kapıdan çevrilen eşcinsel müşterilerin uğradığı ayrımcılığın nedeni ise diğer müşterilerden kaynaklanıyor. Asıl sorun müşterilerin nasıl davrandığıyla ilgili oluyor. Diğer masalarla ilişki önemlidir. Bir heteroseksüel ya da bir eşcinsel fark etmez hareketleri rahatsız ediciyse o mekânın işletmecisi tavır alır. Kişisel bir sorun olmamasına rağmen mekânın sağlıklı işlemesi açısından gereklidir.”

Yaşanan ayrımcılıkların nereden kaynaklandığını sorduğumuzda ise ortada bir ikiyüzlülüğün olduğunu belirttiler. İlker (servis elemanı)’in de dediği gibi “Aslında herkes bir eşcinselle ya da bir travestiyle konuşmak, merak ettiklerini sormak istiyor. Ancak toplumdan çekiniyorlar. İkiyüzlü bir tavır da var burada.”

Eskişehir’de bir çok mekâna girişte zorluk yaşayan MorEl LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel) Oluşumu gönüllüleri ise verilen cevapları pratikte de görmek istediklerini, ayrımcılığa uğramak istemediklerini söylediler. Hâlâ sınırlı yerlere gidebilen gönüllüler, ayrıca herhangi bir yere giderken Eskişehir taraftarları tarafından maç sonrası ve öncesinde tartaklandıklarını ya da gaspa uğradıklarını belirttiler.

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim… Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu.

Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. Anam bacım cenazeyi aldık. Cenaze arabası geldi. Tabii ki belediye, bir imamı görevlendirmiş. Yazık, imama söylemişler imam da kalkmış gelmiş. Cenazeyi indirdiler arabadan, imam indi. Adam cemaatin hemen hemen hepsinin transeksüel olduğunu görünce cübbesini toparlayıp arkasına bakmadan bir koştu ki… Şimdi efendim cenazelerde insanlar genellikle ağlar. Ama imamın koşması ile birlikte ağlamamız, sonrasında gülme krizine döndü. Hepimiz birden sinirle karışık bir gülme krizine girdik mi? Ne yapacağımızı şaşırdık. Sakinleştikten sonra Kulaksız Mahallesi’nde bir camiye gittik. Bize imam gerekiyordu sonuçta. Caminin imamına durumu anlattık. Rica ettik. “Sonuçta bir insan ölmüştür. Onun kimliğine bakmayın, gömülmesi gerekiyor” dedik. İmam “Tabii, ne demek görevimizdir, geliyorum” dedi. İmam geldi. Cenaze namazına duruldu. İmam dedi ki; “Hanımlar da saf tutabilir!” Anam bizim kızlar önce bir etrafına baktı sonra namazına durdu. Yalnız, trans kadınların yarısı göğsünün üstüne ellerini koyarak tekbir aldı yarısı da göbeğine ellerini koyarak! Neyse cenaze gömüldü. Bir baktık, Roman kadınlar Kulaksız Mahallesi’ne gelmiş. “Na biz burada dönme cenazesi istemeyiz!” Neredeyse mezarı kazacaklar! Aralarında yaşlıca bir kadın vardı. Teyzeye “Aman ne yapıyorsunuz? Düşün, sen öldüğünde götürdüler Etiler’de, Bebek’te gömdüler. Oradaki zenginler de diyecek ki, bu Çingene’yi neden buraya gömdünüz?” Kadın biraz durdu. “Na doğru söylersin kızım!” ve ahaliyi sakinleştirdi. Sonra benim yanıma geldi. “Na kızın helvasını yaptınız mı? Yapmadıysanız ben yapayım!”

Bizim hayatımızda imam hikâyeleri çoktur. Bu sefer farklı bir imamı anlatmak istiyorum. Yine bir arkadaşımızın cenazesindeyiz. (Bizde cenazeler de çok olur!) Genç bir imam vardı bu sefer ve başından beri hassas davranıyordu. Mesela gelip bana dedi ki, “Ben şimdi cenazeyi gömerken er kişi niyetine mi diyeyim er dişi niyetine mi diyeyim?” Ben de “İmam efendi, kişi kendini er dişi olarak tanımlıyordu” dedim. “Tamam” dedi. Cenaze gömüldükten sonra imam bizimle geri geldi. “Evde de bir Yasin okuyayım öyle gideyim!” dedi. “Tabii memnun oluruz!” dedik. İmam, dualar ilahiler okuduktan sonra biz de çay ikramında bulunduk. Anam bizim kızların hepsi başörtü taktı. İmam bağdaşını kurdu oturdu. Kızlar imamın etrafında toplandılar. Bu imamı daha demokrat gördüler ya başladılar soru sormaya. Biri dedi, “İmam efendi namaz kılarken nasıl tekbir getireyim? Ellerim göğsümde mi göbeğimde mi dursun?” İmam da dedi ki, “Şu an neden o elbiseyi giydiniz?” “Kendimi böyle hissediyorum.” İmam da: “O zaman namaza dururken nasıl hissediyorsan öyle elini bağla hiç önemli değil.” Başka bir soru daha geldi kızlardan. “İmam efendi malumunuz biliyorsunuz bizim ne iş yaptığımızı, bunun günah olduğunu biliyoruz. Biz cennete mi gideceğiz cehenneme mi?” (Ayol imam nereden bilsin?) İmamdan şöyle bir cevap geldi. “Sonuca değil nedene bakmanız gerekiyor! Hiç kimsenin cennete veya cehenneme gideceğini ben bilemem, onu Allah bilir. Ama bana sorarsanız siz rahat olun; size gelene kadar cehenneme gitmesi gereken çok insan var!” E kızlara dedim ki “Artık bayağı saat geç oldu. Buldunuz demokrat imamı bırakmıyorsunuz; bırakın adam gitsin!” İmam giderken tek tek hepimizle tokalaşarak vedalaştı…
İşte böyle iki ayrı imam iki ayrı insanlık! Allah her mahalleye, her köye böyle imam versin!

Anayasa Mahkemesi, Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği’nin Gazetem Ege köşe yazarlarından Hilmi Çınar için yapmış olduğu başvuruyu, müştekilerin adil yargılanma hakkının olmadığı gerekçesiyle reddetti. 2012 Mart ayında, Gazetem Ege köşe yazarlarından Hilmi Çınar, bir köşe yazısında transeksüellerin tümünü fuhuş yapmakla itham etmiş, İzmir Limanında tezgâh kurduklarını belirtmişti. Yazının devamında ise travesti ve transeksüeller kötü imaj olarak nitelenmiş ve bu kötü imajın kurutulması çağrısı da yapılmıştı.

Konu ile ilgili yapılan suç duyurusun için İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca, beyanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. Madde kapsamında bulunması nedeniyle takipsizlik kararı verilmiş, takipsizlik kararına yapılan itirazı inceleyen Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi de bu kararı yasa ve usule uygun bulmuştu.

Kararın, Adil Yargılanma hakkının ve buna bağlı olarak Etkin Başvuru Hakkı ile Ayrımcılık Yasağı başlıklı AİHS maddelerinin ihlali anlamına gelmesi nedeniyle de Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru yapılarak Türkiye Cumhuriyeti’nin AİHS’i ihlal ettiğinin tespiti istenmişti.

Ancak Mahkeme; ceza işlerinde Adil Yargılanma Hakkından sözleşme kapsamında yararlanabilecek kişilerin ancak isnadın yöneldiği kişiler olabileceği ve başvurucunun da şüpheli değil müşteki olduğu gerekçesiyle Adil Yargılanma Hakkı bakımından yaptığı başvuruyu reddetti, diğer iki hakkın ihlali bakımından yapılan başvuruyu ise, inceleme yetkisinin başka bir hakkın ihlali durumunda bulunması nedeniyle ele almadı.

Siyah Pembe Üçgen Derneği’nden Kerem Dikmen’in haberine göre, derneğin Hukuk Komisyonu aldığı kararla davayı Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşımaya karar verdi.

Tao seksinin sonunda ben sikiliyorum. Ben bunu anladım yani, anladın mı? Üzerine ne koysan, önemli olan içerik. En son sana giriyor. Tao seksinden ne anlayacak?

Aslında bizim olduğumuz yerde yüzde yüz hırsız vardır. Çingenenin travestinin olduğu yerde nasıl hırsız olmaz? Hırsızı anlamak için, onu utandıran şeylerle nasıl başa çıktığına yakından bakmak lazım.

Hırsızlar çok agresif tavırlar sergiler. Hırsızlığı hiç kabul etmezler. Küfrederler. “Bana hırsız diyenin anasını sikeyim” filan derler.

Travestinin hırsızlığıyla hırsızın hırsızlığı da aynı değil. Travestide satın alınmanın verdiği bir intikam duygusu var. Kapitalizmin başka rahatsızlıkları üzerinden nüksetmesi hali var.

Travestiler hırsızlıkları yüzünden utandırılamazlar. Birbirlerinin evlerini soyarlar. Çalıyor olabilir. Niye bunun için utansın ki? Götünü siktirme pratiği geliştirmiş. O da utanç verici bir şey değil mi? Eskiden zaten utanmış, götünü siktirdiği için. Ya da utandırılmaya çalışılmış. Hırsızlıktan ayrıca niye utansın ki?

Buna rağmen, bazen kimse onu utandırmaya uğraşmıyorken, ya da uğraşıyorsa bile artık vazgeçmişken, beklemedik biçimde kendi kendine ahlaki sınırlar geliştirir. “Ben sadece götümü siktiriyorum, hiç hırsızlık yapmadım” diyerek övünmek ister mesela. Başka bir trans çeşidi de, “Ben sadece hırsızlık yapıyorum, hiç götümü siktirmedim” diyebilir. Aynı gurur, aynı mağdur, aynı övünme psikolojisi… İtibarını kurtaran bir çıkış yolu buluyor.

Hırsızın minneti büyük olur
Hırsız arkadaşlarım hep soyarlar beni. Ben bunu hiç sorun yapmam. Çünkü hırsızların minneti büyük olur. Çok hızlı getirirler. Giderken, yüzde yüz bir şeyini çalıp giderler. Evimden telefon gitti, laptop gitti. Ev arkadaşım, “Sen peygamber gibisin, bunların hepsini nasıl anlıyorsun” diyor. Çünkü hırsız grubu ortak özellikler gösterir. Mesela çok hızlı sikerler. Panik sikerler. Hırsızlık yapar gibi sikerler. Seksi de kötü yapıyorlar.

Kötü mü demek lazım bilmiyorum aslında; ne istediğine bağlı. Benim bütün kocalarım hırsız ve torbacı oldu. Birisinin BDSM olduğunu farzettim. Dövüp günlük on tane filan pıt alıyordum ama bunu realize edemiyordum. Dayaktan keyif aldığını anlamıştım. BDSM’nin ne olduğunu bilmiyordum. Sapkın bir hal diye düşünüyordum. Ama sapkınlığı beni rahatsız eden bir hal değildi. Ben Ankara’nın ilk BDSM çalışan travestisiyim. Etrafımdaki herkes “sapık geldi anneeeee!” filan diyorlardı. İstemeden nam yaptım. Aslında ben bu duruma BDSM dendiğini daha yeni öğrendim. Sapkınlıklarım beni var ediyordu o zaman. Neyin sapkınlık, neyin değil olduğuna daha tam karar vermemiştim ki. Bir altında, eşcinsellik de hastalıktı.

Sapık, senden sapandır
Şimdi bir karara vardım mı? O zamanki kararımla aynı kararım. Sapkın olma hali değil demem de neyi kurtarır ki? Kesin bir şey değil ama, bende varmış BDSM. Hani bir tarafıma bulaşmış. Sapkınlık derecesine gelince yani aslında her yerden, karşı taraf sapkın. Anlayamadığın her şey, senden sapıyor. Sapkınlık böyle bir şey değil mi? Bana düz gelen, sana gelince sapıyor yani. Anlayamıyorsun, sapıyorsun. BDSM’yi seviyorum ben aslında. BDSM imişim. Ben bunu bilmiyordum ki. Bunun pratiğini ben kendim geliştirmiştim. Bir yerde okumuş değildim.

Taocu tedrisat
Bir keresinde Tao seksi diye bir şey okuyordum. TRT’de bir müdürle seks yapıyorum. Aramızda bir ilişki başlamıştı. Taocu seksten ne anladığımı sordu. “Gel ben sana göstereyim çok önemli bir seks şekli” filan deyip, heriften çok büyük bir para alıp, ondan sonra karşılığında domalıp, tükürüp, “sik hadi” dedim. Ondan sonra adam, “Tao Seksi bu muymuş?” dedi. Kitabı herife verdim, “Ben bunu anladım” dedim, “Bir de sen oku”.

“Hadi sok” dedim, tamam mı?

Adam, “Bu parayı fazlasıyla hak ettin” dedi. “Bu kitabı ben okuyacağım” dedi.

Tao seksinin sonunda ben sikiliyorum. Ben bunu anladım yani, anladın mı? Üzerine ne koysan, önemli olan içerik. En son sana giriyor. Tao seksinden ne anlayacak?

BDSM eğilimlerinin ne zaman farkına vardım? Aslında bu sapkınlık tırnak içinde bende olmalıydı. Çünkü ben sapkınlıklar sınırındaydım. Şu anda BDSM ile karşılaşmış olsaydım bu bilinçle BDSM bir birey olur muydum, bilemiyorum ama onun gizemi çekti beni. Sapkın olması çekti. Sapkınlık olmasaydı zaten benim orada işim olmazdı. BDSM olmak zorundaydım zaten. Olmasam bile olmak zorundaydım. Bulaşmak zorundaydım. Zaten her bulaştığın şey, çıkartıyor seni, başka bir yere itiyor. Mesela BDSM’ye takılıp gidemiyorum. Oradan sıçrıyorum yani.

Benim hayatım hızlıdır, hani, anladın mı? Manevralı bir hayattır.

Travesti Transseksüel Oneal Ron Morris, ucuz etin yahnisini yemeye kalkınca olanlar oldu. Diğer estetik operasyonlarının yarı fiyatına ameliyat olacak bir klinik bulan Oneal Ron Morris, masadan bir ucube olarak kalktı.
kadın olup güzelleşmek isteyen Oneal Ron Morris ve Dr John Martin tarafından 2005 yılında ameliyat oldu.Doktor, popo dolgu maddesinin içine çimento, japon yapıştırıcısı kattı. Ameliyat sonrasında Oneal Ron Morris’in karnında başlayan ağrı bütün vücuduna yayıldı.

Bunun üzerine 30 yaşındaki travesti bir hastaneye başdu. Olayın ortaya çıkması üzerine polis bir araştırma başlattı ve Morris’in sahte doktor olduğu ortaya çıktı. Morris, lisansı olmadan müdahale etmek ve vücuda zarar vermekten dolayı tutuklandı.
Kalçalarına taş gibi olsun diye çimento, yüzüne sarkmasın diye lastik ejekte edilen travesti önceki gün sokakta görüntülendi.
Geçirdiği düzeltme operasyonlarından da bir sonuç alamadığı gözlenen kadın tam bir ucubeye dönüşmüş halde.

LGBTİ aktivistleri, siyasi parti temsilcileri, milletvekilleri ve yerel yönetimlerden isimler Kaos GL’nin genel seçim öncesi “siyaset” dosyası kapsamında sorularımızı yanıtladı.

Tartışmalı geçen bir yerel seçim ve soluklanmaya dahi fırsat bırakmayan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından, Türkiye’de yaşayan her kesimi genel seçimler bekliyor. Haziran ayında bir kez daha sandık başına gidilecek. Oylar kullanılacak. Öncesinde ise herkes “siyaset” konuşmaya başlayacak.

Acaba hangi parti ne kadar oy alacak? Kimler milletvekili adayı olacak? Türkiye’de adı her yerde duyulan ama bir türlü bulunamayan gizemli yaratık demokrasi bu sefer yüzümüze gülecek mi? “Parlamentonun dışında da siyaset var” diyenler ne yapacak? Barajların gölgesi altında eşitlik ve özgürlük yeşerebilecek mi?

Bütün bu soruların LGBTİ toplumunun da soruları olduğunu bilerek seçimler öncesinde bir “siyaset” dosyası hazırlamaya karar verdik. Hem siyasi partilerin ve oluşumların kapılarını çalalım hem de LGBTİ toplumunun içinden farklı sesleri KaosGL.org’a taşıyalım istedik. Bir yandan yüksek siyaset konuşalım ama siyasetin seçimlere indirgenemeyeceğini unutmayalım dedik. Nihayetinde “Siyasetin O Biçimi” dosyasını hazırladık.

LGBTİ örgütleri, siyasi partiler ve yerel yönetimler…

Nasıl ki LGBTİ’lerin yatak odalarına hapsedilmesine karşı çıkıyorsak, siyasetin de yüksek mercilerin işi olmasına da karşı çıkalım diye söze kendimizden başladık. Siyaset yaşamın tam orta yerinde, kime oy verdiğimizle belki çok az ilgisi olan bir meseledir dedik ve Kaos GL’den Ezgi Koçak ve Murat Köylü ile son günlerde deyim yerindeyse moda olan kavramı “siyasi temsil” meselesini, temsilin açtığı ve kapadığı alanları ve daha önemlisi siyasete katılımı konuştuk.

Meseleyi bir de İstanbul’dan doğru değerlendirmek için Sosyal Politikalar Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Derneği’nin (SPoD) kapısını çaldık. SPoD’tan Sezen Yalçın ile yerel seçimler sürecinde yürüttükleri çalışmaları, LGBTİ hareketinde ciddi fikir ayrılıklarına ve tartışmalara yol açan siyasi temsil ve katılımı konuştuk. Farklılıklarımız, ayrı düşündüğümüz noktalar sadece serzeniş olmasın politikleşsin, tartışılsın istedik. Yalçın da uzun uzun hem yapılanları hem de tartışmaları, eleştirileri değerlendirdi.

Çaldığımız kapılardan bir diğeri ise Halkevleri oldu. Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy yürüttükleri halkın hakları siyasetinde LGBTİ’lerin yerini anlattı. Parlamento ve seçimlerin dışında bir siyasi hat tutturan Halkevleri’nin sokağa çağıran siyasetini, meclisten öte halk hareketlerinin önemini hatırlattı. Hem LGBTİ’ler için hem de toplumun geneli için seçim, oy ve sandık tartışmalarının dışında bir siyasetin önemini vurguladı.

LGBTİ hakları ve siyaset denince ilk akla gelen ve çoğu zaman muhafazakar basın organları tarafından hedef gösterilen iki parti de dosyamız kapsamında konuğumuz oldu. Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) isimler sorularımızı yanıtladı.

HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ partisinin LGBTİ haklarına yaklaşımını, şimdiye kadar bütün bileşenleri ile gerek Meclis’te gerekse de sokakta yürüttükleri mücadeleyi anlattı. Eksik olduklarını düşündüğü alanları büyük bir samimiyetle de eleştiren Yüksekdağ, LGBTİ’lerin eşitlik ve özgürlük mücadelesi bağlamında neler yapmayı planladıklarını da aktardı.

HDP’den bir diğer konuğumuz ise Merkez Yürütme Kurulu ve LGBTİ Komisyonu üyesi Cihan Erdal oldu. Erdal, partilerinin LGBTİ haklarına ilişkin tutumunu anlattı; parti içindeki heteroseksizm ile mücadele perspektiflerini vurguladı. Heteroseksizmi dışarıdaki bir düşman olarak görmediklerini hatırlatan Erdal, içerideki ve dışarıdaki ayrımcılık ve nefrete karşı LGBTİ komisyonu kurduklarını söyledi.

CHP’den ise merkezi düzeyde bir isimle görüşmemiz mümkün olmadı ancak son dönemde Meclis’te yasama faaliyetleri kapsamında ismini daha sık duymaya başladığımız CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal sorularımızı yanıtladı. Büyük bir hız ve özenle LGBTİ haklarını Meclis’te gündemleştiren Tanal, CHP olarak insan hakları kapsamında LGBTİ haklarına ilişkin çalışmayı sürdüreceklerini vurguladı.

Nihayetinde ortaya bugünden itibaren KaosGL.org’tan takip edebileceğiniz bir söyleşi dizisi çıktı. Bütün bir toplum olarak kutuplaşmaların artacağı bir genel seçim öncesi sakin kafayla tartışmalar açmak niyetiyle iyi okumalar!

“Heteroseksist diktatörlüğün naşlamasını hedefliyoruz!”

Dosya kapsamında yazıları okurken, tarihin tozlu sayfaları gibi gelecek 1994 senesinden de bir hatırlatmayla sözümüzü şimdilik sonlandıralım. Siyaseti isimler ve adaylıklar gibi dar bir mesele olarak görme eğilimimizin yükseldiği bu günlerde ilaç niyetine Kaos GL’nin ilk sayısından gelsin:

“Yalnızca seksist değil aynı zamanda heteroseksist bir toplumda yaşıyoruz. Kadınların köleleştirilmeleri üzerine kurulan; zaman içinde dönüşüp yeniden biçimlenerek ek kapitalist sömürü sistemine kadar gelen içinde yaşadığımız bu toplum, yalnızca erkek egemen değil aynı zamanda heteroseksist erkek bir egemenlik sistemidir.

“Yok etme… Bütün Kızılderilileri, Yahudileri ve Kürtleri yok edebilirsiniz. Bütün eşcinselleri Hitler’in yaptığı gibi pembe üçgenlerle işaretleyip toplayabilirsiniz. Hastaneler, hapishaneler, toplu eşcinsel idamları, fail-i meçhul eşcinsel ve travesti cinayetleri; hepsi tarih boyunca denendi. Tekil olarak eşcinselleri ortadan kaldırdılar ama eşcinselliği asla yok edemediler. İnsan insan olarak kalmayı başarabilirse kişi kendi cinsini sevmeye devam edecektir.

“Bizler yalnızca yatak odasında değil her yerde ve her zaman geyiz. Toplumsal latentliği reddediyoruz. Nicel anlamda heteroseksüeller karşısında azınlık olabiliriz ama nitel anlamda azınlık olmayı reddediyoruz. Salt heteroseksüellerle bir sorunumuz yok; asıl düşmanımız bizlere yaşam hakkı tanımayan heteroseksistlerdir. Aşağı ya da üstün olmayı reddediyoruz. Biliyoruz ki iktidar egemenliği dışında her şeyden vazgeçebilir. İçinde yaşadığımız toplumun egemeni burjuvazi, demokrasi adı altında, aynı şekilde kendi iktidarı dışında her şeyden vazgeçebilir. Belki “demokrasi” o kadar gelişir, o kadar gelişir ki (!) gey’ler de özgür olabilirler! Ama bizler özgürlüğü bütünsel bir var olma olarak algıladığımızdan heteroseksist diktatörlüğün politik ve toplumsal olarak bütünüyle naşlamasını hedefliyoruz. Bunun için çıkıyoruz…”